Reklamı Geç
Reklam
Reklam
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÜZERİNE
Reklam
Ahmet Fuat Özkan

Ahmet Fuat Özkan

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÜZERİNE

28 Mart 2017 - 10:53

Osmanlı ve Cumhuriyetimizin yakın siyasi tarihine baktığımızda anayasa değişiklikleri konusunda epey bilgi, birikim ve deneyim var. Geçmiş anayasalar tarihini hazırlayan süreçler, günümüz anayasa değişikliği üzerine yapılan tartışmalar bu yazı dizisinin hazırlanmasına neden oldu.

BAŞKANLIK TARTIŞMASI

Yeni bir anayasa değişikliği tartışılabilir iken neden Başkanlık tartışması öne çıkarıldı. Bu istek neden doğdu, nasıl başladı hatırlayalım. Yürürlükteki Anayasa’nın 104. maddesi aynen şöyle:  << Cumhurbaşkanı…… Türk milletinin birliğini temsil eder….. Devlet organlarının uyumlu ve düzenli çalışmasını gözetir.>>  Anayasada Cumhurbaşkanı’nın görevi böyle tanımlanmış. Cumhurbaşkanı tarafsız hakem rolünde. 94 yıllık cumhuriyet tarihimiz, bu tanımlama ve uygulama  üzerine geçti. Cumhurbaşkanı, Cumhurun başkanıdır, onun için devleti temsil eder, devletin güvencesidir. TBMM  tarafından kabul edilen ve halk oylamasına   sunulacak olan yasa ile anayasanın 101. maddesinin başlığında yer alan << tarafsızlığı>> ve << varsa partisiyle ilişiği kesilir>> ibaresi yürürlükten kaldırılmaktadır. Bu değişikliğin kabul edilmesi halinde hemen yürürlüğe gireceği kararlaştırılmıştır. Değiştirilen, eklenen diğer maddeler 2019 seçiminden  sonra uygulanacak.

2014 yılında   yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra fiili bir durum yaratıldı. Sayın Cumhurbaşkanı yürütmenin başında Başbakan gibi davranması  bu fiili durumu keskinleştirdi. Mevcut Anayasaya ve kurumlar arası işleyişe aykırı olan bu durumu önlemek, hukuku egemen kılmak yerine, sistemi fiili duruma uydurmak ihtiyacı duyuldu. MHP  Genel Başkanı sayın Bahçeli de bu durumu doğru bulduğu için başkanlık tartışması başlatıldı. <> adı altında yapılacak değişiklik çok tepki topladığı için, adı değiştirilerek <> şekline  çevrildi. Bu noktada sorulması gereken soru şu: Partili Cumhurbaşkanı hangi sıfatla nerede devleti temsil  ettiğini, nerede  hangi sıfatla partisini temsil ettiğini nasıl anlayacağız. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmiş olması onun daha  çok yetkilerle donatılmasını gerektirmez. Parlamenter sistemle yönetilen, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçildiği pek çok ülke vardır. Avusturya, Macaristan, Almanya, İtalya, Yunanistan, İsrail, İrlanda v.b. Bu ülkelerde Cumhurbaşkanı’nı halk seçtiği için << yetkileri artırılsın, başkanlığa geçelim >> denmiyor.

TEKLİK,  İKTİDARDA TEKLİK

Getirilen değişiklik, dikkatle incelendiğinde içinde tehlikeli bir eğilimi barındırıyor. Teklik, iktidarda teklik. Demokratik sistemde muhalefet olmadan, iktidar olmaz, olursa onun adı demokrasi olmaz. Güçler ayrılığını, güçler birliğine dönüştürerek, gücün tek elde toplanması isteniyor. Sorun şudur: Sistem partili bir Cumhurbaşkanı üzerinden hareket edilerek, onun konumunu güçlendirmeye yönelmiştir. Partisel devlet anlayışı, Anayasal devlet anlayışının önüne geçiyor. Teknik ayrıntılara girmiyorum, hukukçular tartışıyor. Hukukçuların tartışmalarını, değerlendirmelerini izliyorum, ortak görüşleri şu noktada toplanıyor.

Olağanüstü hallerde anayasa hazırlanamaz, anayasalar toplumun ortak uzlaşı sözleşmesidir, demokratik ortamlarda hazırlanır. Demokrasi çoğulcu bir yapıda dengelenirse gerçekleşir.  Bir çok muhafazakar anayasa hukukçusu<< Kuvvetler Birliğinin dünyada huzur, barış ve özgürlük getirdiği hiçbir örnek yoktur>>diyorlar.  Marmara Üniversitesindeki görevinden alınan saygın  anayasa hukukçusu sayın prof. İbrahim  Kaboğlu değişikliğin<< Hukuk devleti sistemine uymadığını, koşulsuz Cumhurbaşkanı’na yetki vermenin,( Meclisi fesetme) partili Başkanlık Devletine geçiştir.>> diyor. Anayasa hukukçusu sayın prof. Korkut kanadoğlu << Patronlu Başkanlık Sistemi>> olarak nitelediği değişikliğin Afrika ülkelerinde uygulandığını ifade ederek şöyle devam ediyor: <> ve <>  Yaşamı boyunca demokrasi, hukuk devleti, özgürlük ve insan hakları savunucusu olan İstanbul Barosu eski Başkanı sayın Turgut Kazan ise oy kullanacak yurttaşlara şöyle sesleniyor. 12 Eylül referandumunda <> diye oy verenler, << Yetmez ama evet>>çi liberal arkadaşlarımız 15 Temmuz darbe kalkışmasında uyandılar ama iş işten geçmişti. Yargının kime teslim edildiğini, yaşayarak gördüler.

TARİHİMİZDE MECLİS VE ANAYASA  DEĞİŞİKLİKLERİ  

1876 öncesi mutlak monarşi vardı. Padişah her şeyin üstünde tek yetkiliydi. 1876’da kurulan meclis Kanun-i Esasiyle sınırlı yetkileri olan bir meclisti. Padişah  Meclisi dağıtabiliyordu. Bunun adı meşrut-i monarşiydi. İki yıl sonra Meclis kapatıldı. 1. Meşrutiyetten günümüze tarihimizde anayasalar değişikliği ile birçok kazanımlar elde edilmiş. 1876- 1908- 1921- 1924- 1961- 1982 ve 2017. Son değişiklik çok daha farklı.

İKİNCİ MEŞRUTİYET’İN İLANI VE  MECLİS’İ MEBUSAN

20. yüzyılın başları İmparatorlukların yıkılışı ve ulus devlerin kurulma sürecidir. Yüzyılın başlarında tüm Osmanlı İmparatorluğunda asker ve halk isyanları vardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti çok güçlü ve disiplinli bir örgüttür, ülke çapında 200 bin üyesi vardır.  Ç ok güçlü siyasi bir örgüttür  İTC. Rumeli’nin  birçok yerinde miting düzenler. 23 Temmuz 1908’de  2. Meşrutiyet 21 pare top atışıyla ilan edilir.

Binbaşı Enver Bey çektiği telgraflarla Meşrutiyet’in  ilanını Avrupa basınına bildirir. Sultan, Meşrutiyet’i tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan eden  iradesini yayımlar. Bir çok ilde kutlama mitingleri yapılır. Halk << Yaşasın Hürriyet>>, << Kahrolsun istibdat>> sloganları atar. Sansürün ve hafiyeliğin kaldırılması kutlanır.  O dönemi ünlü  hiciv ustası  Acıpayam’da kaymakamlık yapan Şair Eşref(1847-1912) şu dizelerle dile getirir:<< Padişahım! Verme beyhude hafiye aylığı/ Hasbetenlillah millet hep hafiyendir senin. 3 Aralık 1908’den itibaren tüm Osmanlı ülkesinde iki dereceli dolaylı oyla ve farklı günlerde seçimler yapılır. 17 Aralık 1908 Meclis-i Mebusan açılır. 13 Ocak 1909 Kamil Paşa hükümet programını Meclis’te  okur ve güven oyu alır.

11 Şubat1909’da İstanbul mebusu Hüseyin Cahit, sadrazamın izlediği politika hakkında gensoru ister, reddedilir. 12 Şubat günü Sadrazam Kamil Paşa gensorunun reddini fırsat bilerek kabine değişikliğine gidince Meclis toplanarak Sadrazamdan açıklama ister. Sadrazamın 17Şubat’a kadar bekleme hakkını kullanma eğilimi tepkilere yol açar. Beşiktaş’a demirlenmiş olan donanma << Anayasanın güvencesi olup olmadığı>> konusunda Paşadan ivedi açıklama beklerken, Sadrazam süre hakkının Anayasa  uygunluğu konusunda görüş ilettiğinde, Meclis’te oylama yapılmış ve hükümet düşürülmüştür. Sadrazam ve Şeyhülislam, istifa kararını sunmak üzere saraya gittiklerinde ise, Padişah azil kararlarını çoktan hazırlamıştı. Hüseyin Cahit  14 Şubat1909 tarihli Tanin gazetesinde şu yorumda bulunur. << Mebusların çabuk ve kararlı davranmalarıyla hem millet hem de Anayasa kurtarıldı.>> ( Bilim ve Gelecek sayı58. 2008)  108 yıl önce 1908 Jöntürk Devrimini ve onu hazırlayan süreç üzerine aslında günümüzü de açıklayan yorum ve tartışmaları okudukça <> ediyor geriye mi gidiyor demekten kendimi alamadım. 1876’dan 2017’ye uzanan 141 yıllık bir meclis ve anayasa tarihimiz var. Parlamenter sistemin elbette eksiklikleri var, bunlar giderilir.Niyazi Berkes’in “250 yıldır neden bocalıyoruz” adlı kitabında şu saptama var. “tıpkı zamanımızda olduğu gibi ekonomik, mali meseleleri, eğitim ve köy reformları davaları bir tarafa itilip bir particilik ve anayasa kavgası başladı. Bir çoğumuz bu çeşit konuların bugüne mahsus demokrasi alametleri olduğunu sanırız. O zamana ait gazeteleri, broşürleri okursanız görürsünüz. Parti ve anayasa tartışmaları, saraya gitmeler, gelmeler…”                

YURTTAŞ OLMAK

 Birey olmak kendi aklını kullanan yurttaş olmak kimliğindedir. Bu kimliğin oluşması insanlık tarihinde kolay olmamıştır. İnsanın aklını birine teslim etmesi ortaçağ karanlığını çağrıştırır. Yurttaş olmak dünya tarihinde 1789 Fransız Devriminden, Ülkemizde ise 1923 Cumhuriyet Devriminden sonra yaşama girebilmiştir. Kul kimliğinden yurttaşlık  bilincine ulaşmak demokrasinin  gelişmişlik düzeyi ile orantılıdır. Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana 3 darbe 4 darbe girişimi yaşanmıştır. Darbelerin yarattığı darbe kültürü demokratik kültürün gelişmesini engellemiştir.        

DARBELER VE ANAYASALAR

27 Mayıs 1960 darbesiyle ilk askeri darbe süreci yaşanmıştır. 27 mayıs 1960’dan 15 temmuz 2016 darbe girişimine kadar yapılan tüm darbelerde darbeyi çözüm olarak pazarlayan iç ve dış odakların (ABD) etkisi vardır. Darbeler kendini var edecek çatışma, kutuplaşma koşullarını bekler, zemin ve zaman kollar.27 mayıs Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarıyla ülkemizin siyasetinde hala sürmekte olan ayrışmanın, kutuplaşmanın şiddetlenmesine neden olmuştur.

1961 Anayasasında bir darbe ürünü olmasına karşın, çağdaş toplumsal örgütlü demokrasiye, evrensel insan hakları, hukuk düzeni, sosyal devlete, sendikal haklara geçişin önünü açan anayasal, yasal değişiklikler vardı. Ne yazık ki 1961 Anayasası o dönemin siyasal iktidarlarınca benimsenmedi. 12 mart 1971’ e gelindi. 12 mart 1971 muhtırasıyla toplumsal muhalefet bastırıldı ve ara hükümet formülü ile TBMM kapatılmadan devam etti. Anayasanın bir çok maddesi budandı.         

12 eylül 1980 darbesi TBMM’ yi siyasi partileri, demokratik kuruluşları kapattı. Atadığı danışma meclisi bir anayasa taslağı hazırladı. Uğur Mumcu bir tartışmada Prof. Orhan Aldıkaçtı’ yı hatırlatarak “Aldıkaçtı-Kaptıkaçtı” anayasası olarak nitelendirdiği 1982 anayasasının “laik demokratik cumhuriyetin 1980’ e kadar ulaşılmış örgütlü kazanımlarını bir bir gasp ettiğini” vurguladı.

1980 darbesi sonrasıdır ki ülkemizde 24 ocak kararları, liberal politika dayatmaları güçlendi. 1990 lara doğru tek kutuplu dünyaya sürükleniş, ırkçı ve dinci siyaseti de güçlendirdi. Darbe anayasasından kurtuluş adına yıllardır uyutulduk. “sivil anayasa” adı altında tek adam yaratma girişimi ile karşı karşıya kaldık. Beğenmediğimiz 1982 anayasası parlamenter sistemi korudu. Referandumda hem anayasa kabul edildi hem de darbenin lideri zorunlu Cumhurbaşkanı seçildi. Anayasanın geçici 15. maddesinde “darbe yöneticilerinin yaptıkları tasarruflar nedeniyle” yargılanamayacağı yazıldı. Darbeden 30 yıl sonra başka bir anayasa (2010) değişikliği ile bu madde kaldırıldı. Darbecilerden sağ kalan iki yaşlı general şeklen de olsa yargılandılar.

İZLENECEK YÖNTEM

Anayasa değişikliği AKP-MHP millet vekillerinin oylarıyla Meclis de kabul edildi. Son kararı referandum yoluyla halk verecek. Referandum çalışmalarında izlenecek yöntem çatışma ve gerginlik yaratmak değil, aksine gerginlikten, polemikten,  uzak durmaktır. Bilgi ve yaşanmış gerçeklik üzerinden anayasa değişikliğinin bugün yaşadığımız sorunları, acıları çözmeyeceği gibi daha da arttıracağı açıklanmalıdır. Çatışma ve kutuplaştırıcı siyaset toplumumuzu böldüğü gibi ülkemizin de aleyhine işliyor. Çıkan sonuç çatışma isteyenlerin işine yarıyor. Yaşadığımız dönemin özelliklerini sakin ve saygın bir dille, sabırla, bıkmadan, usanmadan anlatmalıyız. Halkın sağduyusuna, ortak aklına güvenmeliyiz. Siyasi toplantı ve miting havasına, ideolojik, politik tartışmaya girmeden, mahalle birimlerinde sohbet ederek herkesimle buluşmalıyız. Meslek örgütleri (baro, oda, sendika vb.) konferans, panel benzeri etkinliklerle bu sürece katkı koymalıdır. Gerektiğinde kamuoyu önünde “hayır” diyenlerle, “evet” diyenler uygarca tartışabilmelidir.

Genel seçimlerde herkesin tercihi farklı olabilir. Son yıllarda siyasetin kimlik ve inanç üzerinden yapılması, demokrasi ve rejim tehlikesini maskeledi. Her partinin tabanında parlamenter sistemle sorunu olmayan, ülkemizin gidişinden hoşnut olmayan kesimler vardır. Ülkemizin bugünkü koşullarında salt “partili bir başkanlığa” geçmek için anayasa değişikliği yapmanın hiçbir haklı nedeni olmadığını anlatmalıyız. Ülkemiz şu anda çok ağır ciddi sorunlar yaşıyor. Öncelikle güvenlik anlamında terör ve can güvenliği, ekonomik anlamda küçük esnaftan sanayiciliğe uzanan ticari halkalarda dükkanlar kapanıyor, şirketler batıyor. Bu kadar kargaşa ve sorun varken siyasal iktidarın öncelikle ihtiyaç duyduğu sorun, Anayasa ve Başkanlık.

SONUÇ

Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuş TBMM’ ni işlevsizleştirmenin, denetim ve kontrol mekanizmalarını sınırlamanın, yargı, yürütme ve yasamayı tek elde toplamanın savunulacak hiçbir yanı yoktur. Parlamenter sistemde TBMM en yetkili kuruldur. Anayasa değişikliği ile bu yetki Cumhurbaşkanı’ na verilerek gücün tek merkezde toplanması isteniyor. Cumhurbaşkanı yürütmenin başı, çoğunluk partisinden olan TBMM’yi kontrol altına alıyor, yargı aynı şekilde. Böylece güçler ayrılığı değil, güçler birliği sağlanıyor. Kalkınma yönünden, yatırımcı, güçler ayrılığı ister, bir haksızlığa uğrarsa, güçlü adalet ister. Güçlü meclis, güçlü yargı ulusal iradenin yansımasıdır.

Referandum siyasi tercih sorunu değildir. Herkesin farklı tercihleri olabilir. 23 nisan 1920’de kurulan TBMM bu ülkenin ve halkın kaderini tayin etmiş bir meclistir. Egemenlik hakkını bir kişiye teslim etmek bir mantık çelişkisidir. Elbette “hayır” yada “evet” diyen de bu ülkenin insanıdır. Bu ülke hepimizin, hep birlikte yaşadık ve yaşayacağız. Günlük ilişkilerimizde referandum çalışmaları bu çerçevede geçiyor. Öyle inanıyor ve umut ediyorum ki; 16 Nisan’da sessiz ve derinde yatan “hayır” potansiyeli, sandıktan yükselerek çıkacaktır.

 

A. FUAT ÖZKAN

DENİZLİ M.EFENDİ BELEDİYESİ MECLİS ÜYESİ

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar