Yüreği Sevgi dolu insanlarda;
Hasret, olabildiğince ağırdır...
O'nu görmek ister;
Yüreğine dokunmak,
Sevgi'sini göstermek,
Gözlerinde boğulmak...
Nâzım'ın son, Moskova yılları...
Nâzım ile Memed'in arasına kilometreler girmişti...
Çok özlüyordu Nâzım, biricik oğlunu...
Özlüyordu da;
Vera’nın ilk evliliğinden olan kızı Anyuta,
Yanı başındaydı işte...
Onun Sevgi'sini ve güvenini kazanmak;
Öz çocuğuyla arasına giren,
Mesafelerin azalmasına,
Vesile olacaktı bir anlamda...
Küçük bir çocuğun kalbine girebilmek için;
Minik minik hırsızlık yapabilecek,
Bir koca yürek...
İşte size bilinmeyen yönüyle Nâzım Hikmet...
Vera anlatıyor:
Yurtdışında uzun süre kaldığımızda;
Annemin ve Anyuta’nın hediyelerini,
Nâzım seçerdi...
Sevgi,
Sevgi'ni gösterme,
Hediye,
İlgi,
Tam da Nâzım'ın konularıydı bunlar...
Bu konularda sınır tanımazdı...
İsteyip de giremiyeceği kalp yoktu...
Bilirdim;
Beni sevdiği için,
Anyuta'yı da çok severdi...
Ki, gerçek Sevgi budur!...
Her şeye rağmen;
İbadet eder gibi,
Her şeyiyle...
Anyuta için özel bir şey yapmak istiyordu...
Öyle ki;
Anyuta,
Nãzım amcasının O'nu unutmadığını anlasın...
Şöyle diyordu:
“O'na bir bluz ya da pabuç alabileceğimi biliyor. Hayır, iş bunda değil...”
Ve bir gün buldu ne yapması gerektiğini...
Bir yolculuktan Moskova’ya döndüğünde,
Anyuta’yı yanına çağırdı
ve şöyle dedi bir komplocunun ses tonuyla:
“Al Anyuta!.
Sakın kimseye söyleme.
Yoksa ikimiz içinde çok ayıp olur!
Bütün bunları senin için aşırdım...”
Ve kızın kucağına;
Yabancı uçaklarda yolculara verilen
Renk renk yuvarlak balonlar,
“Karavella” tuvaletinden bir şişe kolonya
ve daha bir sürü ıvır zıvır doldurdu...
Şimdi ikisini birbirine bağlayan,
Gizli bir sır vardı aralarında...
Nâzım, bir kalbe daha girmişti...
Anyuta;
Sorgulamadaki bir partizan gibi saklıyordu,
Nâzım amcasının gizini...
O andan sonra Anyuta için hırsızlık yapmak,
Nâzım için bir tutku oldu...
Bir gün,
Paris’te bir Italyan “Karavella” uçağına bindik
ve Nâzım hemen 'çalışmaya' koyuldu...
Hostes şekerleme tepsisiyle gelir gelmez;
Nâzım bir avuç aldı,
Sonra biraz duraksayıp,
Bir avuç daha aldı...
Hostes, yardımcısı erkek görevliye
“Ne kadar açgözlü bu bay” dedi...
Nâzım anlamıştı...
“Açgözlü değilim” dedi ve dürüstçe;
Moskova’da küçük bir kızı olduğunu
ve eğer ganimetsiz dönerse,
Kendisini unutmuş olduğunu düşüneceğini açıkladı...
Genç kız büyük bir ciddiyetle dinledi Nâzım’ı...
Ve beş dakika sonra;
Görkemli bir tavırla,
"Al-İtalia” firmasınca pek güzel paketlenmiş,
Bir kilo akide şekerini,
Bir ödül gibi getirip sundu O'na...
Nâzım itiraz etti:
“Alamam bunu!.
Mesele bu değil!.
Anlıyor musunuz, bu değil mesele!.
Dürüst olmam gerek!.
İşin püf noktası burada,
O'nun için hırsızlık yapmamda, anlıyor musunuz?”
Kız güldü...
“Böyle tuhaf bir bayla karşılaşmadım hiç!”
Ve bir komplocu gibi,
Bazı yararlı öğütler fısıldadı O'na...
Uçaklarında neyin nereden aşırılabileceğini söyledi...
"Teşekkür ederim,
Teşekkür ederim cancağızım..."
diye şakalaştı Nâzım...
"Çevreyi iyice kolaçan edemedim daha. Birazdan keşfe çıkarım..."
Sonra dergileri karıştırmaya başladı...
Bunların arasında;
Daha çok reklamlardan oluşan,
Kalın bir “Air France” dergisi de vardı...
Ve birden:
"Vera, bak şuna" diye bağırdı.
"Olacak şey değil!
Benim şiirim!
'Deniz' üstüne olan.
Sayfayı Abidin düzenlemiş!..."
Yine kibar bir tonla:
"Cancağızım..." diye seslendi hostese.
"Burada şiirim var benim.
Bu dergiyi bana hediye edebilir misiniz?"
- Bizim dergimizde ancak ünlüler yayımlanır. Demek siz..........
Gidip hemen kaptan pilota sorayım...
Ve elindeki dergiyle koşup gitti...
Kaptan pilot,
Pilot mahallinden seslendi Nâzım'a
ve tüm yolculara:
"Aramızda ünlü Türk şair,
Nazım Hikmet var sayın yolcularımız...
Hoşgeldiniz, Nazım Hikmet...
Şeref verdiniz..."
Ardından yanımıza geldi...
Dergiyi;
Görkemli bir tavırla Nâzım’a uzatarak,
“Dümen başında” olduğu için,
Bu olayı İtalyan usulü,
Gerektiğince kutlayamamaktan ötürü,
Üzüntüsünü belirtti...
Gün, herhangi bir Nâzım Ertesi dostlar...
Bugün, Pazar...
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar...
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün;
Bu kadar benden uzak,
Bu kadar mavi,
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,
Kımıldamadan durdum...
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara...
Bu anda ne düşmek dalgalara;
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım...
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...
Gün aydın kıymetli dostlarım,
Pazar'ınız güzel ola...





