İKİNCİ BAHAR KÖYÜ
Arif Balkanay

Arif Balkanay

Yarına Mektuplar

İKİNCİ BAHAR KÖYÜ

29 Nisan 2019 - 15:33

Hani; yaşlılar gözbebeğimiz ya. Her belediye başkanı da, onlar için ne yapabilirim, diye düşünür durur ya. Bu konudaki hayalimi paylaşmak istedim. Belki birisinin kafasına yatar da uygular, yaşlılarımız da ikinci baharlarını daha mutlu yaşar…

 

“Ananı hiç sorma. Biz evlendiğimizde, o çocuktu daha…

Dün düşümde gördüm onu. Ben de olmayınca yanında, senin başının etini yiyip duruyordu yine;

“Oğlum, bıktım bu bakıcılardan. Biri gelip biri gidiyor. Elleri üç kuruş para gördü mü, kim oldum delisi olup çıkıyor her biri. Dışarıda hemen iş hazır sanki… Siz de yoksunuz yanımda, yalnız hissediyorum kendimi. Zaten durumum malum, bahçeye bile inmeyeli ne zaman oldu… Senin şu yeni yaptığın yere götürsene beni. Hem düzayakmış orası, bir sürü hemşire bakıcı falan varmış, yeni yeni komşu, arkadaş ediniyormuş herkes, köy gibi çok da kalabalıkmış… Orada daha mutlu olurum ben.” deyince bana sormuşsun;

“Ne yapayım?” diye. Ben de;

“Gitsin oğlum, orada daha mutlu olacaksa,” deyince de alıp götürmüşsün, kendi ellerinle bir güzel yerleştirmişsin. Ben de, nasıl bir yer ki orası, diye meraktan gittim, bir güzel dolaştım dört bir yanını. Ananı da, saatlerce izledim uzaktan, ne yapıyor, ne ediyor diyerekten…”

 

“Akülü araçlarla dolaştırdılar beni. Tren gibi, ne güzel düşünmüşsün. Yaşlıydı, sakattı, çocuktu demeden biniyorsun, istediğin yerde iniyorsun. Adını da çok beğendim; “İkinci Bahar Köyü.” Gerçekten tam bir köy yaratmışsın orada. Eskiden, kuş uçmaz kervan geçmezdi oralarda.  En az iki yüz dönüm, belki de dört yüz dönüm vardır herhalde…

 

Beni gezdiren mihmandar anlattıydı; arsa tahsisini yaptırdıktan sonra, hemen sondaj vurdurmuşsun. Bir su çıkmış ki; pehh! Benim belimden daha kalın, göğe doğru fırlamış su, dev bir şadırvan olmuş… Her taraf yeşillenivermiş tabi. Nasıl yeşillenmez ki? Hele o suyu görünce, hele gözün gibi bakınca, nasıl yeşillenmez ki…

 

Sıra sıra evler yaptırmışsın, hepsi de birer odalı, mutfağı banyosu içinde, hepsi de birer katlı, düzayak… Çatıların hepsinin üzerine paneller koydurmuşsun, hem de bizim cam fabrikasının ürettiği panellerden, onlarla elektrik üretirmişsin. Bütün köyün ihtiyacından sonra arta kalanı da satmaya başlamışsın. Meydanlar, sokaklar yapmışsın. Sonra yine sıra sıra evler yapmışsın. Allı, morlu, sarılı, yeşilli, bembeyaz badanalı evler yapmışsın. Altmış beş yaş üzerinde, emekli olan, tek başına kalmış ya da burada, ailesine yük olmadan yaşamak isteyen, ihtiyaç duyan herkese kucağını açmışsın. Bir de şart koymuşsun; Herkes, gücüne ve yeteneğine göre çalışacak... Herkes, bildiğini bir başkasına öğretecek… Ama, fiziken ya da ruhen çalışmak istemeyene de zorlama olmayacak. Her şey gönüllü olacak, her şey gönülle olacak…

 

O eski devir huzur evleri nerde, senin yaptığın köy nerde… Yüzlerinden tam bir ikinci bahar mutluluğu fışkırıyor insanların. Hele bir ananı görseydin; talebeler gelmiş otobüs otobüs. İlkokul, orta, lise talebeleri… Bakıyorsun, her bir grup bir tarlada. İlk defa kökeninde domatesi, salatalığı görenler mi ararsın, lavanta tarlalarında boy boy resim çektirenler mi... Herkes yeni bir şey keşfetmenin peşinde.

 

Bir grup toplaşmış ananın başına, bilgiç bilgiç anlatıyordu seninki;

“Salatalıkların kökenine basmadan dolaşın aralarında, basarsanız acı acı olur yoksa, elinizle şöyle sapını burdunuz mu, kendiliğinden kopuverir kökeninden… Bak, ne kadar tazecik, senin gibi, o küçücük ellerinize dikeni batar gibi olur ama aldırmayın, diken değil o, elinizle siliverin üstündeki buğusunu, sonra da kütür kütür yiyiverin.. Domatesleri koklayın, nasıl da burcu burcu kokuyor, yalnız dikkat edin, yapraklarına fazla sürtünmeyin, her yanınızı yeşil yeşil boyar ha ona göre…” Sanki siz küçülmüşsünüz de yanına gitmişsiniz, ilk defa domatesi, salatalığı görmüşsünüz de ananız size öğretir gibi, pek mutluydu seninki… Pek mutluydu hepsi. Nasıl mutlu olmaz ki?

 

Her evin arkasını, ekilip biçilsin diye tarıma ayırmışsın. Buraları hobi bahçesi olsun, demişsin. Demişsin ama, öyle her şey, her yerde ekilip biçilmesin diye de kural koymuşsun. Sebze bahçeleri bir yerde toplanmış. Sıra sıra domates, biber, salatalık, soğan, patates, bamya, fasulye, patlıcan tarlaları… Herkes ekip biçmeyi bilemez, kiminin de gücü, takati yetmez diye de özel kadrolu bahçıvanlar almışsın. Yaşlıların bilemediğini öğretiyorlar, yetişemediğini ekip biçiyorlar… Bütün tohumlar yerli tohum olacak demişsin. Zaten bunun için özel tohum bankası kurmuşsun. Herkes tohumunu, fidanını oradan alıyormuş. Bir de tüketici pazarları kurmuş, mahsulü doğrudan oralara göndermişsin. Hatta bazıları direk buraya, sırf tarlasından kendisi koparmak için araba araba gelip alış veriş yaparlarmış.

 

Senin mihmandar anlattıydı;

“Daha bu ne ki amca” dedi,

“Sen bir de besicilik yapılan yerleri gör. İnek, koyun, keçi, tavuk… Resmen besi çiftlikleri kurdu senin oğlan. Emekli olmuş doktora, avukata besicilik öğretiyor burada… Günlük süt mü istersin, çift sarılı yumurtalar mı istersin… Huzur evi değil sanki kırsal kalkınma bankası mübarek. Bütün yapılan edilenler, köyün, köyde yaşayanların her türlü masrafını çıkarıyor da, çocuklara burs bile veriliyor biliyor musun… Hani o otobüs otobüs gelen çocuklar, gençler var ya, istedikleri zaman, istedikleri kadar, istedikleri işlerde çalışıyorlar… Kah tarımda, hayvancılıkta, kah yaşlı amca ya da teyzelerin bakımında… Sonra liseye, üniversiteye hazırlananlara kurs veriyor buradaki öğretmenler. Matematik, fizik, tarih… Çok var burada emekli öğretmen. Hepsi lokal köşelerinde anlamsız vakit öldürüyorlarmış önceleri. Buraya gelince, her biri onar yaş gençleşmiş sanki. Hele o doktorlar, avukatlar, mimarlar, mühendisler… Hepsi kendi mesleğini icra ediyor aslında. Ama gönülden, hiçbir menfaat beklemeden… Bir doktor var mesela, senin oğlandan büyük, bahçıvan başı kesildi başımıza. O kadar meraklı ki tarıma, çiftçi olmalıymış o aslında. Neyse, her geleni muayene ediyor ya, bunun karşılığında da göver nedir, nasıl dikilir, nasıl bakılır, nasıl toplanır, onu öğreniyor… Anlayacağın, kocaman bir aile burası aslında…”

 

Hele o meyve bahçeleri. Elma, erik, şeftali, üzüm, incir, kiraz, nar… Ne ararsan var. Bir çoğunun da adı var ağaçların; Gülsüm ana asması, Ayşe nine inciri… O neden ki diye sorduydum mihmandara;

“Herkes evinden, bağından, bahçesinden fidanlar getirdi diktik, çubuklar getirdi aşıladık. Kim ne getirdiyse o ağaca onun adını verdik. Bir görsen, gözü gibi bakıyor hepsi, kendilerini köyünde, bağında hissediyor, birbirleriyle de tatlı bir yarışa tutuşuyorlar; senin papaz eriği daha çok döktü bu sene, benim ayvaların reçeli birinci olacak ona göre…”

 

Hele o lavanta, gül, lale, kekik tarlaları, rengarenk, gözünün alabildiğine… Parfüm fabrikası kurdurduydun ya, oraya gidermiş çoğu, bir de çevre belediyelere satmaya başlamışsın çiçekleri, parklarda, yollarda falan kullanırlarmış. Turist arabaları da gördüm arada; bahçeden kopardıklarıyla kahvaltı yapıyordu bir kısmı, bir kısmı da lavanta tarlalarının arasında dolanıp duruyordu…

 

Öyle bir hal almış ki oraları; sanırsın bir köy değil de çölün ortasında bir serap… O kadar yani. Yeni gelecekler için yeni evler ihtiyaç olmuş. Toplamışsın herkesi, yer seçimine bile hep beraber karar vermişsiniz. Oradaki mimarlar projeler hazırlamış, bütün köyü toplayıp bir güzel anlatmışlar. Bazıları şuraya kütüphane yapılsın demiş, bazıları şuraya resim, heykel atölyeleri, tiyatro salonu… Hep beraber kararlaştırmışsınız da, projeyi ona göre tekrar hazırlamış mimarlar. Öyle anlattı mihmandar… Sonra hep beraber işe koyulmuşsunuz; İşçisi, ustası, mühendisi… Ne lazımsa, önce orada yaşayanlara bakmışsınız, gücü yeten, çalışabilecek olan var mı diye, yetmeyeni dışarıdan ayarlamışsınız… Ve o mahalle, köyün en gözde mahallesi olmuş… Hey gidi günler hey… Hani taşlarını, dereden sırtımızda getirip de yaptığımız yol var ya… Bunları görüp duyunca, o günler geldi aklıma… Huzur dediğin ne ki? İki lokma bir hırkayı, birlikte üretip, birlikte bölüştükten sonra…”

YORUMLAR

  • 0 Yorum